Değişiklik zamanı

Ağustos ayından bu yana paleo beslenme yöntemini uyguluyorum. Düzenli spora ne kadar başlamak istesemde son dönemlerde aldığım projelerin yoğunluğundan düzeni kuramadım. (“Vakit bulamadım” demiyorum dikkat edin, sorun vakit değil düzen) Paleo yaşam tarzına geçmek kendime yaptığım en büyük hediyelerden biri oldu ancak izlediğim yöntemle kilom da 86kg’da da kaldı. Bahsedilen “plato” sanırım benim için 86kg. Beden süregelen beslenme ve hareket rejimine adapte olup kaynakları verimli bir şekilde kullanmaya başlıyor sanki. Bu noktada bir değişiklik yapmam gerekli. Ya spor alışkanlığımı geri kazanacağım ve yeni bir düzen oluşturacağım, yada alternatif birşey. En doğrusu ikisini birden yapmak. Alternatif olarak “intermittent fasting” denilen, ara ara hiçbirşeyin yenmediği günler geçirmek.

Geleneksel öğretiye göre birşeyler yemediğimizde metabolizmamız yavaşlıyor. Ancak araştırınca görünen o ki, metabolizma yavaşlaması 3. günden sonra başlıyor. 3. güne kadar düşünülenin aksine metabolizma hızlanıyor. İnsülin seviyesi düşüyor, buna paralel olarak büyüme hormonu ve yağların kullanımı artıyor. Bu da daha fazla yağ yakımı demek..

Bu iddiayı denemek için dünü akşama kadar birşey yemeyerek ancak şekersiz bitki çayları içerek geçirdim. Sabahları birşeyler yemeye alışkın olduğum için ilk birkaç saat biraz sıkıcı geçti ama öğleye doğru herşey rahatladı. Zaten paleo ile geçen 4 ayın arkasından vücudum yağları metabolize etmeye alışkın olmalı ki zorlanmadan neredeyse tüm günü bu şekilde geçirdim. Bugün serbestçe istediğim zaman istediğimi yiyeceğim ve yarın akşam da dahil olmak üzere 24 saat boyunca herhangi birşey yemeyeceğim..

IF konusunda çeşitli kaynaklardan bilgi topladım. Kendi üzerimde denedikten sonra bu konuda da yazmayı düşünüyorum. İddiaya göre yaşlanmayı %40′a varan oranda yavaşlatmaya ve yaşlılıkla ilgili hastalıkların önüne geçme konusunda kalori sınırlama (calorie restriction) ile aynı sonuçlara sahip..

Posted in Uncategorized | 4 Comments

Uzun süre oturmak kalçalarınızı büyütebilir

Bu dönemlerde farklı gazetelerde özet geçen bir haberin uzun versiyonunu inceleyeyim dedim. İddiaya göre otururken ve yatarken vücudumuzun yük binen kısımlarında %50 daha fazla yağ biriktiği görülmüş. Üstelik  spor yapan ve dengeli beslenen ama oturarak çalışan kişiler de bu durumdan etkilenirlermiş..

Araştırmacılara göre preadiposit hücreler -yağ hücrelerinin öncülleri- uzun süre mekanik yüklere, örneğin yatarken yada otururken oluşan basınçlara, maruz kalırlarsa yağ hücrelerine dönüşüyorlar ve daha da fazla yağ üretiyorlar.

Spinal kordon hastalarının -felç hastaları- MRI ile incelendiğinde, zamanla yağ hücrelerinden oluşan çizgilerin ana kas gruplarını işgal ettiklerini görmüşler. Bu gözlem, araştırmacıları mekanik etkilerin yağ hücrelerinin gelişimine etkisini araştırmaya itmiş.

Bir ekip, preadipositleri yağ hücrelerine dönüşmeleri için glikoz ve insülin ile uyarmış. Bir grup test hücresini esnek elastik bir yapıya sahip “hücre-esnetme cihazına” yerleştirmişler. Test grubu esnetilerek uzun süreli oturma ve benzeri durumda hücrelerin maruz kalacağı durum simule edilmiş. Diğer grup hücreye (kontrol grubu) herhangi bir gerilim uygulanmamış.

Araştırmacılar test ve kontrol gruplarındaki yağ kümeciklerinin gelişimini izlemişler. Sadece iki hafta gerilim altında kalan test grubu hücreleri önemli ölçüde daha fazla ve büyük yağ kümecikleri oluşturmuşlar.

Hücreler olgunlaştıkları döneme kadar test grubu, kontrol grubuna oranla %50 daha fazla yağ biriktirmiş. Tel Aviv Üniversitesinden Prof. Amit Gefen “Obesite kalori dengesizliğinden daha öte birşey. Hüclerin bulundukları mekanik ortamlara karşı cevapları. Yağ hücreleri mekanik gerilimlere maruz kaldıklarında daha fazla trigliseridi (depolanan yağın ana formu) daha yüksek hızlarda üretiyorlar”

Tam metin için..

Mekanik baskı altında yağ hücresinin birikmesi, o bölgeyi mekanik baskılardan korumak için güzel bir adaptasyon olmalı. Tüm baskı daha hayati olan kas ve kemiklerin üzerinde yağ tabakası olmadan birikse, ciltte ve alttaki dokularda zedelenme riski daha büyük olurdu. Böyle durumlar karşısında vücut, baskı altında kalan bölgelere yağ yığayarak, baskıyı tamponlamaya çalışıyor olmalı.

Bu araştırma ile paleo beslenmeden önce de spor yaptığım halde kalçamdaki yağlardan kurtulamazken, paleo beslenmeye başladığımda kalçalarımın da incelmeye başlamasının cevabını da bulmuş oluyorum. Daha önceki yazılarımda bahsettiğim şeker ve insülinin yağlanmada etkisini burada bir kere daha görüyoruz. İnsülin yalnızca şekerin dokulara girmesine neden olmuyor, aynı zamanda daha fazla yağ hücresinin oluşmasına da neden oluyor.. Paleo öncesinde spor ile kilo vermeye çabaladığım dönemde aldığım karbonhidratla insülin salgımı arttırıyor ve artan insülinle ben otururken kalçalarımda yeni yağ hücrelerinin oluşumu destekleniyor olabilir mi?

Paleo beslenme, insülin salgımın azalmasını sağlayarak,  yeni yağ hücrelerinin oluşumunun dolayısıyla vücudumun otururken basınc gören kısımlarında yağ birikmesinin azalmasını da sağlamış olmalı..

Posted in Paleo Yaşam | 1 Comment

Düşük karbonhidratla geçen 2 ay

Karbonhidratları beslenmemden çıkaralı yaklaşık 2 ay oldu. Bunun, hayatımda yaptığım en önemli değişikliklerden biri olduğunu söylebilirim. Sayılarla ifade etmek gerekirse:

Ağırlığım başlangıçta 94-96kg arasında geziniyordu. Bu da dikkat etmiş halim, yeme içmeme dikkat etmez, spor yapmazsam kolayca 100kg’ın üstüne çıkıyordum. Haftada 3 gün 1 saatlik ITW koşuları (interval training workout, yani yüklenme/dinlenme çalışması) yapardım. Düzensiz olsa da haftada en az 2 seans da ağırlık çalışırdım.. Bel çevremi 104cm olarak kaydetmişim. Benchpress (yatarak göğüse ağırlık indirip kaldırma) en son 90kg, squat 90kg (ağırlık sırta alıp oturup kalkma), barbell shoulder press (omuzdan bar ağırlık kaldırma) 50kg. Bunlar eriştiğim en üst değerler.. Yüksek hedefleri olan bir ağırlık sporcusu değildim, yalnızca ağırlık çalıştığımda kendimi iyi hissettiğim için çalışıyordum ve ara verdiğim anda kaldırdığım ağırlıklar birkaç hafta içinde dramatik şekilde düşünüyordu.

Bu 2 ayın başlangıç döneminde aklıma sporu bir süre rafa kaldırıp değişimi gözlemek geldi. İddiaya göre karbonhidrat alımı kesilince vücut, glikoneogenesis için protein (yani kaslar) yerine yağ kullanacak ve kas kütlesini koruyacaktı.. Atkins ile beslenen bireylerde kas kütlesinin spor yapmadıkları halde korunma oranı %98 olduğu görülmüş.. Yani atrofi, kas kütlesinin zayıflaması diyelim, yavaşlayacaktı. Spor olarak sadece market alışverişlerini araç ile değil, sırt çantamla yürüyerek yaptım. Bu da günlük yaklaşık 45 dakikalık normal tempo yürümeye denk gelir. Yalnızca bir defa “critical mass” adlı aktiviteye katıldım, Bisikletle Çayyolu’ndan Kızılaya, Kızılay çevresinde toplulukla, sona tekrar Çayyolu’na dönmek demek ki ortalama 15km/s ile 3 saatlik bisiklet sürüşüne denk gelir.. Bence güneşin kurutmasının dışında ciddiye alınacak, nabzı yükseltecek bir aktivite değil. Evden çalışan biri olduğum için bazen evden çıkmadığım günlerin de olduğunu söylemeliyim.. Yani sıfır aktivite olan günler de var.

Bu hafta ağırlık çalışmaya ve koşmaya tekrar başladım. Bench, squat, ve shoulder hafifce zorlanmanın dışında bıraktığım yerde duruyordu.. Hayatında spora hep yer vemiş biri olarak böyle bir durumla hiç karşılaşmadığımdan eminim. Koşu da benzer şekilde en son bıraktığım dayananıklık seviyesindeydi. Sanki vücudum bu 2 ay boyunca kas  kütleme ve kardiovasküler sistemime, oksijen taşıma sistemi diyelim, hiç dokunmamıştı.

Birçok kişi için bu durum birşey ifade etmeyebilir, çünkü çoğunluğumuza ağırlık ve beden ölçüleri daha anlamlı gelir. Çoğunluğun ölçüsü ne kadar hızlı koşabildiğiniz, ne kadar ağırlık kaldırabildiğiniz değil yalnızca tartıda ne kadar geldiğiniz, kaç beden giyiyor olduğunuzdur. Onlara da değinecek olursak: Bu sabah 86.6kg idim ve göbek deliğimin hemen altından ölçtüğüm bel çevrem ise 90.5cm. 2 ay içinde yaklaşık 9kg hafiflemiş, 13cm civarında da incelmişim! Çoğunluğun bu bulanık bakışını biraz netleştirmek adına eklemem gerekir ki ağırlık testine göre de kas kütlemden herhangi birşey kaybetmemişim. Benim için önemli olan asıl bu, yani kas ve damar sistemimin korunması.. Değilse şişman olmayı tercih ederim..

Üstelik tüm bunlar, sıfır sporla, dilediğim kadar yağlı, proteinli besinlerden, düşük karbonhidratlı sebzelerden yiyeyerek, hatta nadiren de olsa canımın istediği kadar alkol alarak oldu. Markette uzun aradır gezmediğim koridorlara girdiğimde 2 aydır hiç çikolata, ekmek vb almadığımı farkettim, üstelik rengarenk parlak ambalajlarında, yaydıkları kokularla 2 ay öncesindeki gibi çekici de gelmiyorlardı. Verecekleri 2 dakikalık mutluluk karşılığında vücuduma yaptıklarına deyecek ürünler olmadığından emin adımlarla koridordan çıktım.

Bu hafta spor aktivitelerime geri dönüyorum. Tahminen kilo düşüşüm artan kas kütlem sayesinde sabit kalacak ama beden ölçümün azalacağından eminim. İşte size “tartı yanılgısı”na örnek olacak bir durum..

Bu iki ayın ardından vardığım sonuç ise karbonhidratların yazın 1 aylık süre zarfı dışında kesinlikle hayatımızda olmaması gerektiği. Umarım siz de bunu farkedenlerden yada farkedecek olanlardan birisinizdir..

Posted in Paleo Yaşam | 3 Comments

Bitmeyen Yaz, Bitmeyen Açlık

Farklı diyetler denedik, spor yaptık, sık sık yedik, bolbol su içtik.. Ama halen açız, halen kilo almaya devam ediyoruz ve halen spordan hoşlanmıyoruz. Ne yapmalıyız? Daha sıkı diyet, daha çok açlık, daha çok pozitif telkin, daha sert spor, daha çok işkence mi? Hayır! Bu kadar zor olmamalı. Neden daha çok yemek istediğimizi, neden spordan o kadar hoşlanmadığımızı anlamakla işe başlayabiliriz. İçimizdeki doğal mekanizmalar tüm irademizden çok daha güçlüdür.

Bu yazı, açlığımızın ve tembelliğimizin biyolojik temelleri üzerine olacak.

Atlet olmak için doğduk

Çıplak doğada ancak bir atlet bedenine sahip insan ayakta kalabilir. Kendinize bir sorun 20km yürüyebilir, bunun üstüne sprint atabilir ve ardından ağırlık taşıyabilir misiniz? Evet cevabının çok az sayıda ağızdan çıkacağından eminim. Çıplak doğada bunu gayet doğal bir şekilde yapıyorduk, üstelik zorunluluktan değil, kendiliğimizden.

Doğru koşulları vücudumuza sağladığımızda bizi atlet olmaya, daha canlı bir zihinle daha aktif yaşayıp, daha fazla kas kütlesi biriktirmeye, daha güçlü bir kardiovasküler sistem (kan dolaşımı diyelim) geliştirmeye iter. Üstelik bu susuzluk gibi tamamen içten gelen bir dürtü olacağı için irademizle çaba harcamak yerine, isteyerek ve keyif alarak yaptırır.

Bilinç, beynin çok ufak ama bedene sahip olduğunu sanan küstah aptal bir kısmı. Varlığımızın asıl sahibi bedenimiz. Bilinç, bir radyo alıcısının havadaki yayınları yakalaması gibi yalnızca onun ifadelerini yakalayıp sese çeviren kısmı ve bedenin geri kalanında kimyasallar çok büyük oranda rol oynuyor. Bedenlerimiz milyonlarca yıl içinde, binlerce sorunla karşılaşa karşılaşa, hemen her sorunun çözümünün içinde yer aldığı karmakarışık reaksiyonların döndüğü kimyasal bir makinedir.

Öyleyse, birçok sorunun çözümünün yer aldığı bir makine isek, obesite neyin çözümü? Bunu anlamak için obesiteye giden yolu incelememiz gerekir ve bu yolun inşasında iki başrol oyuncusu vardır:

  1. Leptin
  2. İnsülin

İnsülin yıllardır biliniyordu, ancak leptin 1994′te keşfedildi ve bu iki hormon yıllarca birbirinden bağımsız incelendi. Şimdiye kadar..

Metnin devamının özeti olan bir durum anlatayım:

Şeker ve karbonhidrat vererek dengesini henüz bozmadığımız sağlıklı bir çocuğa kurabiye verdiğimizde ne olur? Çocuk da dahil olmak üzere bir çok şey yukarı fırlar. Çocuk kurabiyeyi yer, kurabiye çocuğun kan şekerini arttırır, insülin fırlar, şeker yağ dokularına girer, yağ dokusu leptin salgılar, leptin hipotalamusu uyarır ve beyne “enerjin var, harca!” der. Çocuk daha fazlasını yemek istemez, onun yerine  hoplar, zıplar, koşar.

Aynı kurabiyeyi şişman bir çocuğa veriğinizde ne olur? Kan şekeri ve insülin fırlar, leptin düzeyi artar ama şişman çocuk daha fazla kurabiye ister. Daha fazlasını istemeyen bir şişman gördünüz mü?

Nedeni devamında..

Not: Metindeki araştırmalarda çeşitli ilaçlar kullanılıyor. Bu ilaçların adlarını kontrolsüz kullanılma riskleri nedeniyle yazmayacağım ve benzeri şekilde ilaç isimlerine ulaşılma ihtimali nedeniyle araştırmaların referanslarını vermeyeceğim. Zaten meselenin çözümü için ilaca da ihtiyaç yok.

Leptin, dinleyeni olmayan hormon

Bundan sonrasını okumadan önce terimlere aşina olup olmadığınızı ön hazırlık yazısını gözden geçirerek kontrol edin.

Leptin vücudunuzun ne kadar yağa sahip olduğunu beyne söyleyen, yağ hücrelerince salgılanan bir hormondur. Vücutta ne kadar çok yağ varsa, kanda da o kadar çok miktarda leptin dolaşır. Yağ kütlesi azaldığında da leptin düzeyi azalır. Böylece beyin onun tasarrufunda ne kadar enerji olduğunu bilir. Leptin düzeyi ne kadar fazla ise beyin tasarufunda o kadar fazla enerji olduğunu bilir, fiziksel ve bilişsel olarak daha aktif davranır.

Vücutta enerji düzeyinin fazla olmasıyla fiziksel aktiviteyi arttırma isteği anlaşılır birşeydir. Hayatta kalmak için yeterince enerjisinin olduğunu leptin düzeyinden bilen beyin, “enerjin var, gez, tırman, yürü, topla, av peşinde koş, böylece yeni beslenme olasılıkları yarat ve hayatta kalma şansını arttır” der. Leptin düzeyi yüksek olduğunda insanlar daha pozitif, daha enerjik, hayata karşı daha heyecanlıdır.

Leptin düzeyi düştüğünde ise tam tersi olur. Beyin bu durumda “yeterince enerjin yok, daha dikkatli kullan, daha temkinli ol ve yemek ye” der. Vücutta yeterince enerji yoksa, riskli aktivitelerle kalan enerjiyi de tüketmek akıllıca değildir. Akıllıca olan daha az hareket etmek, daha dikkatli davranmak, kısaca enerjiyi daha iradeli kullanmaktır ve birşeyler yemektir.

Leptin eksikliğinin fareler üzerinde enteresan etkileri görülür.

Solda sağlıklı fare, sağda mutasyon sonucu leptin salgılayamayan fare. Solda leptin salgılayamayan fare sağda aynı sorunu olan ama dışardan leptin desteği almış fare. Sağdaki farenin aktifliği de dikkat çekici.

Mutasyon sonucu leptin salgısı yapılamayan fareler yemek kontrollerini de kaybedip sınırsız yerler. Aynı zamanda hareket isteğinden de yoksundurlar. Kafesin bir kenarına leptin eksikliği olan fareyi, öte tarafına da yiyecek koyarsanız, fare yiyeceğe doğru gidip besini yiyecek, yemesi bitince de orada atıl vaziyette duracaktır.

Bu farelere dışardan leptin verildiğinde yemelerini kontrol etmeye, yağ dokusunu azaltmaya ve daha aktif olmaya başladıkları görülmüş. Üstelik aktiviteleri ile verilen leptin arasında yüksek bir ilişki bulunmuş.

O zaman obezite ve hareketsizliğin tedavisi daha fazla leptin almak mı? Bu da denenmiş ve cevabı hayır! Benzeri vücut indeksine sahip, obez hastalara leptin uygulanmış. Başlangıçta ufak farklar görülmüş ancak zamanla kilo kaybında duruş (negatif plato) görülmüş.

Kendinizi kandırabilirsiniz ancak vücudunuzu kandıramazsınız. Vücudumuz bilincimizden daha akıllı. Hepimizde yeterince leptin salgılanıyor. Bizlerdeki sorun leptin eksikliği değil “leptin rezistansı”. Yani ortamda yeterince leptin var ama beyin bu leptini gözardı ediyor.

Peki neden? Birçok farklı araştırma var ancak içlerinden meseleye en çok yaklaşanını paylaşmak istiyorum. Leptin rezistansının en büyük başrol oyuncusu: İnsülin.

İnsülin, iki yüzü olan hormon

İnsülin şimdiye kadar yalnızca kandaki şeker durumunu ayarlayan hormon olarak bahsedildi. Buna göre insülin pankreastaki beta hücrelerinden salgılanır, kandaki insülini algılayan vücut hücreleri, şeker kapaklarını açarlar ve kandaki şekeri bünyelerine alırlar. Böylece kan şekeri güvenli değerlere düşmüş olur. Aslında insülinin kan şekerini ayarlamasından daha önemli görevi hücrelerin enerjilerini alabilmeleri için insülinin varlığına ihtiyaç duymaları. Tip 1 diyabeti olan hastalar insülin salgılanamaz ve kanda besin yer aldığı halde hücreler bu besinden haberdar olmayıp açlık çekerler. İnsülinin keşfine kadar bu hastalar yemek yedikleri halde kısa sürede açlıktan ölüyorlardı.

Anlatılmayan şey ise insülinin kandaki şekeri yağ hücresine hapsetmesi ve erişilmesini engelleyecek şekilde deponun kapağını kapatması. Buna ek olarak asıl önemli olan ise insülin ile leptin arasındaki ilişki. İnsülin de leptin de beynin hipotalamus denen iç dengeyi kontrol eden bölgesindeki sinirler tarafından algılanırlar. Tüm leptin reseptörüne (algılayıcı) sahip sinir hücrelerinde aynı zamanda insülin reseptörü de yer alıyor. Bire bir korelesyon var, yani leptin reseptörü varsa insülin reseptörü de var.

Yapılan bir deney oldukça enteresan. Hipotalamusun leptini ve insülini algılayıp beyin sapına sinyal gönderen bölgeden alınan bir sinir, petri kabında (hücrelerin yaşamlarına devam edebileceği, ihtiyaçlarını içeren sıvı ve sıcaklığa sahip kap) besleniyor. Kaba leptin eklendiğinde beklendiği üzere sinir hücresi aktive oluyor ve sinyal üretmeye başlıyor. Kaba leptinden sonra insülin eklendiğinde ise az önce aktive olan sinir sinyal üretmemeye başlıyor. Çalışmalarda hücre içinde geçen reaksiyonlara yer veriliyor, ancak burada bahsetmenin bir önemi yok.

Yani: İnsülin leptini engelliyor. Algılayıcı sinir hücresi leptin rezistant hale geliyor.

Başka bir çalışmada, hipotalamusun bahsi geçen bölgesinde oluşan tümörün alınması sonrasında leptin algısını yitiren ve limitsiz kilo alan çocuklar üzerine. Bu çocuklarda pankreasın insülin salgılamasını önleyen ilaçlar deneniyor. Sonuçlar enteresan, çocuklar kilo kaybetmeye başlıyor, aktivite düzeyleri ise artıyor.

Benzeri bir deneyi sağlıklı hipotalamusa sahip bireyler üzerinde yapıyorlar. Bu bireylerde de insulin salgısı bloke edildiğinde yağ dokusunda azalma gözleniyor. Deneklerden bir kısmı hızla kilo kaybederken, evinde ağırlık çalışmaya, bir kısmı ciddi şekilde yüzme vb spor aktiviteleriyle uğraşmaya ve hatta bundan keyif almaya başlıyorlar. Deneklerin ruhsal durumları sorgulandığında, insülin salgısı baskılanmadan öncekinden çok daha enerjik, çok daha pozitif oldukları gözleniyor. Üstelik bu kişiler kendiliklerinden karbonhidrat alımlarını azaltmaya başlamışlar. Yani kendi kendilerine düşük karbonhidrat beslenmesine yönelmişler.

Sonuç: İnsülinin azaltılması leptin duyarlılığını arttırıyor. Karbonhidrat alımını azaltmaya teşvik ediyor.

İnsülin sizi yorgun, isteksiz ve gergin yapar, leptin duyarlılığınızı azaltıp yeme isteğinizi arttırır. Daha çok yemenize ve daha çok besini depolamanıza neden olur. Aldığımız besinleri depoya gönderen bir hormonun, aynı zamanda bizi o besinleri harcamamıza engel olacak bir ruh haline sokmasından daha doğal ne olabilir? Kanıtlanmamış bir hipotez, ama akla oldukça yakın.

Ne zaman karbonhidrat ağırlıklı yemek yersek, ardından yorgunluk çöktüğünü hepimiz biliriz. Bunu güya bağırsaklara kan çekilmesi gibi sağduyuya aykırı hipotezlerle açıklanmaya çalıştılar. Oysa yüksek oranda insülin salgıladığımızda beynimize aynı zamanda “enerji düzeyini düşür ve depoya atacağım bu besinleri harcama” demiş oluyoruz.

İnsülin neden leptin rezistansı geliştirir?

Daha önce belirtmiştim. Milyonlarca yıldır doğada dolaşan vücudumuz binlerce problemle karşılaştı ve o probleme adaptasyonlar geliştirdi. Darwin’e karşı çıkabilirsiniz, herşeyin tanrının istediği şekilde olduğunu düşünebilirsiniz. Böyle düşünüyorsanız size  tanrının başta herşeyi vermediğini, doğadaki değişikler oldukça farklı isteklerle canlıları yönlendirdiğini söylemem gerekir. İster Darwin’in bahsettiği gibi doğal seleksiyonla olsun, ister tanrı isteğiyle, canlılar değişen ortama değişen cevaplarla adapte olmuşlar.

Bu bakış açısıyla obesite de bir soruna adaptasyondan kaynaklanmış olmalı. Peki ama ne? Obesite neyin çözümüdür? Neden yemek yediğimizde salgılanan insülin, yağ hücrelerimizden salgılanan leptinin algılanmasına engel olur ve bizi halsiz, aç, isteksiz bir ruh haline sürükler.  Sorunun cevabı: Hasat zamanı ve hamilelik.

Doğada besleyici yiyeceklerin yetişmesi bitkinin aldığı güneş miktarına bağlı. Ön hazırlık sayfasında belirtmiştim, glikoz hapsolmuş güneş enerjisidir. Bitkiler ancak yeterli güneş olduğunda dolgun meyve verirler. Bahar aylarında havaların ısınmasıyla çiçeklerini açarlar, yazın yani güneş bol olduğu dönemlerde de meyvelerini yada köklerini fruktoz ve karbonhidratla doldururlar. Yazın ortasında kısa bir süreliğine yiyecek bolluğu yaşanır.

Arkasından ne gelir? Uzun bir sonbahar ve kıtlığın hakim olduğu soğuk kış!

Bu duruma ayılar kış uykusuna yatmayı geliştirmişler, biz de ondan bir sonraki iyi şey olan obeziteyi.. Yazın yiyeceklerin bol olduğu dönemde leptin işini yapmaya devam etseydi, yiyecekler ortada sizi beklerken, leptin “enerjin var, toksun, yemene gerek yok” deseydi, bu bolluktan yeterince yararlanabilir miydik?

Bu nedenle şekerin bol olduğu dönemlerde, şekeri depolara göndermekle yükümlü insülin aynı zamanda bize toksun ve hareketli ol sinyali veren leptini baskılayıp, yiyecek bolken birşeylerin peşinde koşup gereksiz yere fazladan enerji harcamamızı engelleyip, yiyebildiğimiz kadar yemeye, alabildiğimiz kadar kilo almaya yöneltmesinden daha doğal ne olabilir? Çünkü arkasından çok uzun sürecek olan bir açlık dönemi geliyor. Bir canlı yiyeceklerin bol olduğu dönemde ne kadar kilo toplayabilirse, yiyeceğin garanti olmadığı kış dönemini de o kadar kolay atlatabilir.

Özetlemek gerekirse: Doğal ortamda karbonhidratlara yalnızca yazın erişilebilir, bedene karbonhidrat gidiyorsa, bedende daha fazlasını talep edecek güçlü bir mekanizma çalışmaya başlar. Bu mekanizma da irade falan dinlemez. İradenin yeteceğini düşünenler damarlarına anestezik madde zerk edildiğinde buna direnip direnemeyeceklerini düşünsünler. Hiç ameliyat olmamış biri ise bir büyük rakıyı bir dikişte bitirmenin nasıl bir ruh hali yaratacağını hayal edebilirler. Kimyasallar mı güçlü, yoksa zavallı iradeniz mi?

Meyve şekeri olan fruktozun ise çarpıcı bir özelliği var, ayrı bir yazıyı hakediyor ama kısaca bahsetmekte fayda va. Sadece insülin değil daha doğrudan bir mekanizma ile daha fazla fruktoz alınmasını ve daha fazlasının yağ olarak depolanmasını teşvik ediyor. Sizce neden? Yalnızca yazın belli bir süre meyvelere erişebilir olmamız olmasın? İçinde fruktoz şurubu içeren yiyecekleri tüketirken, yada kana karışmasını yavaşlatan fiberden yoksun meyve sularını içerken ne yaptığınızı bir daha düşünün. Şişenin tamamını bitirmeden aklınızdan çıkarabiliyor musunuz?

Bitmeyen yaz

Sorun şu ki biz karbonhidratlara 24 saat 365 gün erişebiliyoruz. Bu nedenle bitmeyen bir yaz dönemindeyiz. İnsülin sistemimiz aldığımız karbonhidratlar nedeniyle hep aktif ve leptin rezistansımız hep had safhada. Devamlı aç, yorgun, bitkin, isteksiz hissediyoruz ve daha fazla karbonhidrat ihtiyacı çekiyoruz.. Aldığımız yiyecek miktarını azaltmaya çabalıyoruz ancak karbonhidrat alarak aktive ettiğimiz bedenimizin obesite mekanizmasının daha fazlasını talep eden sesi olan mide guruldamasına maruz kalıyoruz. Yiyerek aldığımız kiloları da spor salonlarında bedenimizi amacının dışında zorlayarak saatlerce koşu gibi zararlı sporlarla gereksiz ter atarak vermeye çalışıyoruz.

Zararlı bir döngünün içindeyiz. Bu döngüden çıkışın en kolay yolu insülin salgımızı sınırlamak, bunun da en kolay yolu karbonhidrat alımını asgariye indirmektir. Düşük karbonhidratla beslendiğimizde vücudumuz verimli bir pozitif döngüye girecek. İnsülin salgımızın azalmasını, leptin duyarlılığındaki artış izleyecek. Leptin duyarlılığı artınca yeme isteğimiz ve karnımızın kazıntısı azalacak, enerji düzeyimiz ve bazal metabolizmamız artacak. Gün içinde bilincimiz daha açık olup dünyada daha pozitif bakacağız. Leptin rezistansı ile yaşadığımız dönemlerde bize işkence gibi gelen spor faliyetleri bize keyif vermeye başlayacak. İnsülin görmemeye başlayan yağ hücreleri, serbest yağ asitlerini kana bırakmaya ve vücudumuz da şeker yerine yağ yakmaya başlayacak. Bu durum aktiviteler için limitsiz enerji demek. Hepimizde bize aylarca yetecek kadar yağ yok mu? :)

Fiziksel aktivite ve bazal metabolizmamız artınca da yağ depolarımız erimeye başlayacak. Yağ depolarının erimesi leptin düzeyini düşürecek ama artan kas kütlemiz ve aktivite seviyemiz sayesinde leptin duyarlılığımız daha da artacak.

Görüldüğü üzere karbonhidratın besinlerden çıkarılması pozitif bir döngü başlatıyor. Daha enerjik ve hareketli bir ruh hali, yağları ve dolayısıyla limitsiz enerji kaynağını kullanan bir beden yaratıyor.

Vücudun depolanan enerjiyi ayarlamada kullandığı iki mekanizma var:

  1. Egzersiz dışı ısı üretimi: Vücut, fazla enerjiyi fiziksel aktivite ile harcamak ister. Dengesini henüz bozmadığımız sağlık bir çocuğun yerinde duramayışını gördüğümüzde ona “aferin, leptine karşı hassasiyetin var, obesiteyi engelliyorsun ve fazla enerjini aktiveye harcamaya çalışarak sağlıklı birşey yapıyorsun” deyin.
  2. Enerji düzeyi düştüğünde yada aşırı insülin salgısı ile leptine karşı körlük başladığında da daha fazlasını yiyerek o açığı kapatma ve aktiteleri azaltarak mevcut enerjiyi korumaya çalışır.

Bu nedenle bir daha makarna, pilav yerken yada meşrubat içerken vücudunuza ne söylediğinizi, bir çocuğa şeker verirken de onun dişlerinden daha ötesini düşünün.

Posted in Paleo Yaşam | 7 Comments

Neden yavaş yavaş armuta benzeriz, ön hazırlık: biraz terim

Neden kilo alırız, neden sporu sevmeyiz? Bu sorunların temelinde modern yaşamla değişen beslenme ve uyku alışkanlıklarımızın doğamıza aykırı olması yatıyor.

Antibiyotik, vitamin ve acil durumlarda karmaşık cihazlarla, xray ve MR görüntüleme sistemleriyle, kan ve doku analizleri, Da Vinci gibi ameliyat robotlarıyla tıp desteğine, moralimiz bozulduğunda aldığımız antidepresanlara, psikolojik terapilere sahip olmayıp ilkel bir yaşam süren atalarımızın  bizden çok daha sağlıklı ve huzurlu bir yaşama sahip olduğu kalıntılardan anlaşılıyor. Kalıntılara inanmayanlar taş devrine ait avcı-toplayıcı yaşamı halen sürdüren ilkel kabilelere bakabilir.

Atalarımızın beslenme tarzını baz alan paleo yaşamı anlatırken, mağara adamının günlük yaşamını, çevresinde bulabileceklerini betimleme geleneği vardır. Benzeri bir yaklaşımı, kilosundan rahatsız olanlarla (30 yaş üstü hemen herkes) ben de paylaşmaya çalıştım. Farkettim ki Türk insanı, mağara adamının da ekmekle beslendiğini, onun da devasa tatlı elmalara, Washington portakala, mısıra ve şekere sahip olduğunu sanıyor. Ona göre mağara adamıyla modern çağ insanının ana farkı cep telefonundan ibaret. Konuyu derinlemesine tartışmadım ama bu mantıktan çıkardığım sonuç: İnsan nüfusu artınca mağara sayısı sınırlı olduğu için bina yapmaya başlamış olabiliriz, kalan herşey aynı.  Onlarda da yemek yenilen mağara lokantası, sebzeleri aldığınız mağara manavı, spor yaptığınız fitness mağarası, güzelleştiğimiz güzellik mağarası, astımı tedavi ettiğimiz astım mağarası vardı..

İroniyi bir terafa bırakırsak, biz belgeselden başka birşey izlemeyen (!) Türkler için tarım devrimini ve öncesini (paleolitik çağı, ya da taş devrini) anlamak biraz zor. Çünkü belgeselle kastettiğimiz ünlülerin iktidarsız ilişkilerini konu alan programlardır. Hem cinsellikte iktidarsızlık varsa, ilişkide niye olmasın?

Bu nedenle “atalarımız nasıl yaşar, nasıl beslenirdi?” sorusundan yola çıkmak yerine beslenmenin biyokimyasal yapısından bahsetmenin daha kolay anlaşılabileceğini düşünüyorum. Bu yöntem, taşlaşmış yarım iskeletlerden tüm bir hayat tarzının nasıl çıkaralacağını akla aykırı bulan -ki değil aslında- ve farazi bi 20000 yıl öncesini anlatmaktan daha elle tutulur olur.

Elbette birçoğumuz lisede fen derslerinden nefret ettik ama şimdi kendinize bir iyilik yapın ve yeni birşeyler öğrenmeye çabalayarak hem beyin hücrelerinizi zorlayıp yaşla azalmalarının önüne geçin, hem de sağlıklı beslenme için bir adım atmış olun ve metnin devamını okuyun.

Terminoloji

Bu konudaki yazılarım için ön hazırlık olarak aşağıdaki terimlerin öğrenilmesinde ön şart var. Sayıca fazla değiller zaten..

Glikoz: Namı diğer şeker. Bitkilerde klorofil (bir terim daha.. :) tarafından kabondioksit ve sudan, güneş enerjisi yarmıyla sentezlenir. Bitki demişken, bitkinin bıraktığı oksijen de sudan gelir, karbondioksitten değil, karbondioksit glikozda hapsolur. Enteresan değil mi?Odamızdaki bitki karbondioksiti glikozda hapsediyor, sudaki oksijeni bırakıyor. Birçok canlı glikozda hapsolan enerjiyi bünyelerindeki işler için yakıt olarak kullanır.

Karbonhidrat: Şeker zinciri.. Glikoz enerji taşıyan bir moleküldür ama vücutta saklamak için çok uygun değildir. Hücre zarlarına, hatta DNA’ya bile yapışabilen sayısız zararları olan haylaz bir molekül olduğu bile söylenebilir. Bu nedenle kanda, doku sıvılarında fazla oranda bulunması sakıncalıdır. Canlılar bu zararlarının önüne geçmek için serbest dolaşmasına engel olacak ve glikozu uysallaştıracak bir yöntem geliştirmişler: glikozları ipe dizer gibi uç uca bağlayıp uzun bir zincir oluşturmak, yani karbonhidrat‘a çevirmek. Karbonhidrat deyince aklınıza sonradan kullanmak için ipe dizilmiş kayısıları canlandırın.

Bitkiler glikozu nişasta, hayvanlar ise glikojen denilen uzun karbonhidrat zincirleri halinde saklarlar.

Aminoasit: Vücudun yapıtaşı derler ama bence yapı taşlarından sadece biridir. Aminoasitleri lego gibi düşünebilirsiniz, farklı şekillerde sayısız çeşidi vardır ancak vücudumuz 22 çeşidinden oluşuyor. Bunlardan 14 tanesini ihtiyaç halinde sentezleyebiliyor ancak kalan 8′ini  (esansiyel aminoasitler) dışardan almak zorundayız. Bazıları yalnızca kırmızı ette var, kusura bakmayın vejetaryenler!

Protein: Aminoasitlerden yapılan vücudun yapı blokları. Glikoz zincirleri nasıl karbonhidratı oluşuturuyorsa,  aminoasit zincirleri de proteini oluşturuyor. Yalnızca hücreler değil, vücuttaki birşeyleri birşeylere çeviren enzimler de proteinden oluşur.

Enzim: Belli organlarca salgılanan (genelde bez denir), birşeyi birşeye dönüştüren molekül, genelde bir protein ve ona yardımcı olan başka birşey. Enzime örnek vermek gerkirse: Tükrük bezlerimizce salgılnan amilaz, yemekte olduğumuz nişastayı parçalar.. Benzer şekilde birçok reksiyon için birçok farklı enzim salgılanır. Enzimler çok spesifik bir işi yapar, bu sayede yani bir işlem-bir enzim sayesinde karmaşık reaksiyonlar kontrollü şekilde yürüyebilir.

Yağ: Protein dışında kalan hemen herşey. Yağ birçoğumuzun düşündüğünün aksine vücut için hayati öneme sahip moleküllere verilen ad.

Genel kanı, bize çok keyif veren bir faliyetin, yani yemek yemenin karşılığında feda edilmiş bir görüntü, gene aynı faliyetin cezası olarak spor demek. Aslına bakarsanız yağ, canlılığın keşfettiği muhteşem bir araç. Örneğin karbonhidratlara oranla ağırlık başına 2 kattan fazla enerji tutarlar. Yağın gramında 9 kalori varken, karbonhidratta 4 kalori var. Sizce vücut enerjiyi depolamak için hangisini tercih eder? Tabiki daha az ağırlık tutan yağı. Böylece daha az ağırlık taşımış olacak, daha hızlı koşabilecek, daha az ağırlığı taşımak için daha az enerji harcayacak. Çok akıllıca. Bununla beraber yağ bedenimizin çok büyük bir kısmını oluşturur, hücre zarlarımız yüksek oranda yağdan, hormonlarımız ise neredeyse tamamen yağdan sentezlenir. Beynimizin tamamına yakını yağdan oluşur ve yeni birşeyler öğrendiğimizde beynimizi oluşturan nöronlar birbirleriyle yaptıkları bağlarda yağa ihtiyaç duyar.

Vücudumuz fazladan aldığımız glikozu yağ olarak saklar. Zaten günümüzdeki ana sıkıntı da bu fazladan alınan glikozlar.

Birçok kitapta vücudumuzun glikoz ile çalıştığı söylenir. Belirtmeliyim bu çok eksik bir bilgi. O kitapların yazarlarına görüntümüzü bozan bu yaramaz yağların nasıl kullanıldığını sorun. Glikoza mı çevrilip kullanılıyor? Hayır, vücudun çok büyük bir kısmı yağları enerji olarak kullanabilirler, ancak bunun bir şartı var: karbonhidrat alımını düşük düzeyde tutmak.

Vücudumuzun glikoz alımına ihtiyacı yok ama yağ alımına ihtiyacı var. Neden mi? Çünkü karaciğer ihtiyaç halinde gerekli glikozu sentezleyebilmektedir.

İnsülin: Hücrelere kandaki şekeri içeri al emrini veren hormon. Aldığımız karbonhidrat, örneğin patates cipsi, enzimlerle glikoza çevrilir, bu glikoz bağırsak yüzeyimizden geçip kana karışır. Kan şekeri yükselir, pankreas insülin salgılar, insülini fark eden tüm vücut hücrelerimiz kandaki glikozu bünyelerine almak için kapaklarını açarlar. Kandaki glikoz hücrelere çekildikçe kan şekeri düşer..

Kanda insülin yoksa, kandaki glikoz da hücrelere alınmaz, hücreler enerjisiz kalır. Tip 1 diyabetin sıkıntısı budur. Kanda insülin varsa, ama hücreler insüline duyarsızlaşmışsa kandaki glikoz gene alınmaz. Tip 2 diyabetin de sorunu budur.

Leptin: Beyne depolarda enerji var sinyali veren, tokluk hissi ve enerji düzeyinizi ayarlayan hormon. Yağ hücreleri tarafından ve bağırsakta yağ alımı esnasında salgılanır. Kandaki düzeyi vücudunuzdaki yağ miktarıyla orantılıdır, sindirim sonrasında da artar.

Leptin, enteresan denecek kadar yakın tarihte 1994′te keşfedilmiş bir hormon. Bizim literatürmüze pek hızlı girmemiş olsa gerek ki şu an göbekli obur doktorların birçoğu leptin konusunda 3-5 cümleden öteye birşey söyleyemiyor.

Kandaki leptin düzeyiniz ne kadar yüksekse kendinizi o kadar tok ve o kadar aktif hissedersiniz. Leptin düzeyiniz düşünce de yorgun, hareketsiz, isteksiz ve aç. Yalnız bu durum leptin rezistansınızın olmadığı durumda geçerli. Leptin rezistansı mı? Aşk kulplarınız varken halen kendinizi süper-aç hissediyorsanız büyük ihtimalle böyle bir durumdasınızdır. Fast food kültüründe ikisine de sahip olmayan var mı?

Glikoneogenesiz: “Yeniden glikoz yaratma” olarak çevrilebilir. Vücudumuz kan şekerini düzenleme konusunda çok becerikli. Karbonhidrat aldığımızda insülinin kandaki şekeri hücrelere alınmasını sağladığını belirtmiştim. Peki karbonhidrat almadığımız durumda ne olur? Karaciğer depoladığı glikojeni kana geri verir. Tıp kitapları böyle bahseder.

Karbonhidratla besleniyorsanız, karaciğer elinde tuttuğu glikojen konusunda ketum davranır, bunun yerine spor yaparak güçlendirdiğiniz kaslarınızı parçalayıp glikoneogenesiz reaksiyonu ile glikoz sentezler ve kaslarınız şekere dönüşmüş olur. Doğru ya, açlıktan ölürken kasın ne anlamı var? Siz açlığın ızdırabına dayanırken vücudunuz ernerji dolu yağlarınıza özenle bakar ve onlara dokunmaz, onun yerine enerji harcamaktan başka bir iş yapmayan kaslarınızı glikoza çevirir.. Ya daha büyük bir kıtlıkla başbaşaysanız? Bence çok akıllıca..

Bu nedenle beslenme kitapları sık sık küçük öğünler almanızı tavsiye eder. Yani kan şekeriniz düşmesin, kaslarınız glikoza dönüşmesin.

Glikoneogenesiz yalnızca kaslarınızdaki proteinlerle yapılmaz. Şayet karbonhidrat alımını bir süredir sınırlıyorsanız, vücut enteresan bir şekilde kasları kullanmayı bırakır ve yağlardan glikoneogenesiz ile glikoz sentezler. Bu sentez işleminde karaciğer, yağları tamamen parçalamaz, kana arada kalan ketonları bırakır. Hemen hemen tüm vücut, yalnızca glikozla çalıştığı iddia edilen beynimiz de dahil, ketonları gayet güzel kullanır, hem de glikozdan daha verimli bir şekilde.. Bu durumun adı ketosizdir ve başlı başına incelemeye değer bir konudur. O nedenle kendi başlığı altında yazılmayı hakediyor.

Sahi neden karbonhidratı düşük düzeyde tutunca vücut kaslar yerine yağları enerji kaynağı olarak kullanmaya başlar? İlginizi çekebildim mi?

Posted in Paleo Yaşam | 8 Comments

Geleneksel beslenme öğretisi hakkında

Paleo beslenmeyi tartıştığım, ekmek, pilav, bakliyatla beslenen kişiler hemen geleneksel öğretinin düsturlarını sıralamaya giriyorlar.. Bu nedenle geleneksel beslenme öğretisinin söylediklerini paylaşmam, ondan haberdar olduğumu göstermesi açısından faydalı olacaktır. Kaldı ki birinin bilmeme olasılığı var mı? Hemen hemen tüm kitaplar, tv’de yayınlanan tüm sağlık programlarında dikte ediliyor..

Bu öğretiye göre (öğreti diyorum, çünkü şimdiye kadar bilimsel çalışmalardan bahseden olmadı):

  1. Günde 6-11 arasında mini öğünlerle yiyecekleri alın. Metabolizma için gerekli olan besinleri böylece sürekli sağlayın.
  2. Ana enerji kaynağı olarak buğday ürünlerini kullanın.
  3. Emilmeyi yavaşlatararak aşırı insülin salgısının önüne geçmek için düşük glisemik indeksli ürünleri tercih edin.
  4. Yağ alımını sınırlayın. Yağ, kalp krizi riskini arttırır. Doygun yağlardan çok, çoklu doymamış yağları tercih edin.
  5. Kolesterolü ciddiyetle sınırlayın.. Kolesterol kalp krizi riskini arttırır.
  6. Öğün atlamayın, öğün atlamak metabolizmanızı yavaşlatır.
  7. Fındık, fıstık, ceviz gibi besinlerde faydalı yağlar vardır, bunlardan da yiyin ama dikkat edin kilo yapar.
  8. Günde 2 litreye yakın su için, susadığınızda artık çok geç.
  9. Et alımını vücut ağırlığınızın kg’ı başına 1gr protein ile sınırlayın. (2 diyenler de var)

Sanırım bu kadar geleneksel öğretiden haberdar olduğumu ıspatlamak için yeterli. Aslına bakarsanız 34 yılın, 20 yılını bu bilgileri ciddiye alarak geçirdim. 14 yaşına kadar kilo almak diye bir sorunun olduğun farkında bile değildim.. Bu süreçte ağır spor yaptım, yediğim kalorilere dikkat ettim, ama gene de istediğim sağlıklı vücuda lise yılları ve üniversitenin ilk dönemleri dışında erişemedim. Yaşım ilerledikçe de istediğim ideal vücuttan gitgide uzaklaşmaya başladım. Geleneksel öğretinin bu konuda da teorisi var: 30 yaşından sonra metabolizma yavaşlamaya başlar.. Kısaca sağlıklı, atletik bir vücut 20′li yaşların sunduğu bir lüks, sonrasında ya işkencey eşdeğer bir beslenme rejimine katlanacağız, yada kalan hayatımızı obez biri olarak geçireceğiz. Zaten birçoğumuz bu duruma teslim olmuş durumdayız. Elbette salonlara giden ve halen düşük yağ oranını korumaya çabalayan kişiler var ama merak etmeyin, bir süre sonra onlar da sıkılacak ve kendilerini rahata teslim edecekler.

Her ne kadar ciddiyetle bu öğretinin dediklerini yapmaya dikkat etsem de, ya öğünleri ayarlamak zor, ya zamanla spora karşı isteksizlik gelişiyor, yada ne kadar uğraşsam da (o salon farelerinin kullandığı saçmalıkları hep red ettim) belli bir düzeyin üzerine geçemiyordum.

Bu kadar zor olmamalıydı. Atalarımız milyonlarca yıl kalori sayarak, ağır sporlar yaparak yaşamış olamazlardı, yada ağır sporlar yaptılarsa ve kalori saymışlarsa (eminim 4′ten yukarı saymayı da bilmiyorlardı) biz de kolayca yapabilmeliydik. Ya öğretiler yanlıştı, yada biz atalarımızdan ciddi genetik farklara sahiptik..

Bence öğreti baştan aşağı yanlış.. Sonraki gönderilerimde neden yanlış olduğunu daha detaylı anlatacağım..

Posted in Paleo Yaşam | 4 Comments